Türkoğlu’ndan Anayasa Paketi Hakkında Bomba Açıklamalar: “Bir Pazarlık Varsa…”
MHP ve AKP ortak basın açıklamasıyla yeni anayasa paketinin mutabakatla hazırlandığını duyurdu. Anayasa paketi içerisindeki birçok madde kamuoyu tarafından daha şimdiden eleştirilmeye başlandı. Cumartesi günü TBMM Başkanı İsmail Kahraman’a 316 AKP’li vekilin imzasıyla ulaştırılan başkanlık sistemini kapsayan anayasa paketiyle yapılacak olan başlıca değişiklikler şöyle:
-Partili Cumhurbaşkanı/Başkan yürütmenin başı olacak. -Başbakanlık 2019'da kalkıyor. -Meclis'in yürütmenin başı olan Cumhurbaşkanı/Başkanı, Bakanlar Kurulunu ve bakanları denetleme ile hükümete kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verme hakkı kaldırılıyor. -Milletvekili sayısı 550'den 600'e çıkıyor. -Yirmi beş olan milletvekili seçilme yaşı düşürülüyor, 18 yaşını dolduranlar milletvekili seçilebiliyor. -Yedek milletvekilliği uygulaması geliyor. -Herhangi bir nedenle milletvekilliğinin düşmesi, düşürülmesi veya ölümü halinde boşalan yer yedek milletvekili tarafından doldurulacak. -Cumhurbaşkanı TBMM'nin yenilenmesine karar verirse kendisi için de seçime gidecek. -Bunun ikinci dönemde olması halinde üçüncü kez adaylık yolu açılacak. -Bu şekilde seçilen cumhurbaşkanı ve milletvekillerinin görev süreleri de 5 yıl olacak vs.
Peki bu değişiklikler ne anlama geliyor? Milliyetçi Hareket Partisi’nin bürokrat kökenli ve oldukça sevilen simalarından 24. Dönem Osmaniye Milletvekili Hasan Hüseyin Türkoğlu anayasa paketinin içeriğini Haber 3 Hilal için değerlendirdi. 
 
“Halen Yürürlükteki Anayasanın 1982’deki Anayasa Olduğunu Söylemek Çok da Mümkün Değil”
Anayasalar; devlet sisteminin temel niteliğini ve işleyişini gösteren, kamusal erkleri (yasama, yürütme ve yargı) belirleyerek bu erkler arasındaki ilişkileri tanzim eden, ayrıca hem devlet ile vatandaşlar hem de vatandaşların kendi aralarındaki hukuki münasebetleri düzenleyen temel hukuki metinlerdir. Bu manada anayasalar tüm toplumu ilgilendiren ve toplumla devlet arasında akdedilmiş birer toplum sözleşmeleridir. 
Anayasalar aynı zamanda devletlerin kurucu sözleşmeleri olduğu için devleti kuran asli kurucu iradeyi de yansıtırlar. Bu bakımdan tali kurucu irade olan siyasal iktidarlar şayet mevcut anayasalarda bir değişiklik yapacak olurlarsa, yapmak istedikleri değişikliklerden bütün toplum kesimlerinin haberdar olması ve sayısal bakımdan nitelikli bir halk çoğunluğunun  değişiklikler konusunda mutabakata varması meşruiyetin sağlanması bakımından mutlak gereklidir. 
Askeri darbe yönetiminden sivil siyasal hayata geçtiğimiz 1983 yılından sonra 1982 Anayasası birçok değişikliğe uğradı. Bu güne kadar 20’ye yakın değişiklikle, 120’den fazla maddesi değişti. Yani elimizdeki anayasanın 1982’ deki Anayasası olduğunu söylemek çok da mümkün değil. Ama yine de özellikle seçim dönemlerinde siyasi partilerin vaatleri arasında yeni bir sivil anayasa yapma taahhüdü her zaman olmuştur.
Bugün gündeme gelen değişiklik tasarısından önce en kapsamlı anayasa değişikliği 57. Hükümet döneminde 33 maddelik bir anayasa değişikliği paketi ile gerçekleşmiştir. O günkü şartlarda Mecliste beş farklı siyasi parti grubu olmasına rağmen, birbirine benzemeyen bu beş siyasi partinin bir araya gelerek takdire değer bir demokratik uzlaşma örneği sergilemesiyle ortak bir mutabakat zemininde yapılmış değişikliklerdi. Söz konusu değişiklikler yapılmadan önce anayasadaki sorunlu alanlar başta akademik çevreler, hukukçular, sivil toplum örgütleri ve meslek kuruluşları olmak üzere tüm toplum kesimleriyle medya aracılığıyla paylaşılmış ve üzerinde konsensüs sağlanan taslak bir metin ortaya konulmuştur.
“Bu Anayasa Metni Türk Hukuk Tarihinin En Ucube En Kötü Metnidir”
Geçtiğimiz cumartesi günü Adalet ve Kalkınma Partisi tarafından TBMM Başkanlığına sunulan anayasa değişikliği paketi toplumun tüm kesimlerini ilgilendirmesine, devlet ve toplum hayatımızda önemli değişikliklere yol açacak olmasına rağmen maalesef kamuoyundan kaçırılmış, adeta bir sır gibi saklanmıştır. Taslak haftalarca örtü altında gizli saklı çalışılmış, ancak cumartesi günü meclis başkanlığına sunulduğunda kamuoyu tarafından öğrenilebilmiş bir metindir. Bu metni çalışan ekibe bakarsanız sadece iki milletvekilini sahnede görmekteyiz. Birisi AKP’nin hukukçu genel sekreteridir.  Geçmişte AKP’nin kendi mutfağında ciddi bir yeni  anayasa çalışması yürüttüğünü ön hazırlıkları yaptıklarını biliyoruz. Bizim Türkiye ve Türk Toplumu için uygun bulmadığımız ve benimsemediğimiz nitelikte bir anayasa çalışması olsa da nihayet bir birikimlerin olduğu aşikar. 
Buna karşılık Milliyetçi Hareket Partisi’nin de bir birikimi mevcuttur. Milliyetçi Hareket Partisi’nin bugüne kadar anayasaya ve anayasa değişikliğine ilişkin en önemli çalışmaları Anayasa Uzlaşma Komisyonunda üye olarak çalışmış ve komisyonda büyük emek ve gayret sarf etmiş  olan Sn. Faruk Bal Beyefendidir. Ancak bu gün MHP adına AKP ile çalışarak bu taslağı önümüze bir mutabakat metni olarak koyan avukat kökenli milletvekili arkadaşımızın Sayın Faruk Bal ile yeteri kadar mesai harcamadığını, onun birikimlerinden istifade etmediğini de biliyorum. Faruk Bal Bey Anayasa Uzlaşma Komisyonunda 7-8 yıl gibi uzun bir süre çalışıp, hatta bu çalışmalarını çok değerli bir kitap haline getirmiştir. Şimdi Faruk Bal’ın hazinesinden faydalanılmadan yüzeysel, hamaset üzerinden yürütülmüş bir çalışma olduğunu da maalesef hep birlikte görmekteyiz. Bu Milliyetçi Hareket Partisi adına bir zafiyet ve eksikliktir. Bu gün artık 10 Aralık 2016 cumartesi günü itibarıyla bu iki milletvekilinin gizli gizli yaptığı çalışma ortaya çıkmıştır. Bu çalışma; Türk hukuk tarihinin hatta dünya hukuk tarihinin en ucube, en kötü, en tehlikeli ve sonunun nereye varacağı, Türk Milletini nerelere savuracağı belli olmayan anayasal metni olarak ortada durmaktadır. 
“Anayasa Paketi  İçerisinde Rüşvet, Tehdit, Şantaj Ve Çeşitli Gariplikler İçermektedir”
Cumartesi günü TBMM başkanlığına AKP tarafından verilen anayasa değişiklik teklifi içerisinde rüşvet, tehdit, şantaj ve çeşit çeşit garabetler vardır.  Nasıl bir rüşvet ve şantaj içermektedir? İlk olarak, anayasa değişiklik paketinin geçici 1. Maddesiyle daha bugüne kadar hiç görülmemiş  bir şekilde seçim tarihi zikredilmektedir. “3 Kasım 2019 tarihinde 27. dönem milletvekilliği ve cumhurbaşkanlığı seçimi birlikte yapılır deniliyor.” Bu ne demektir? Bunun bir kaç farklı yönleri vardır. Bu maddeyle milletvekillerine şu söyleniyor, “Bu anayasa teklifini meclisten geçirmezseniz 2019 Kasımından önce seçime gideriz ve milletvekilliğinizi bitiririz. Eğer geçirirseniz bu tarihe kadar milletvekilliğiniz garanti altında olacak”. Başka bir boyutu ise şudur: MHP içerisinde sürdürülen olağanüstü kurultay süreciyle ilgili belki bir garanti verilmektedir. Yani eğer yakın zamanda yapılacak bir erken seçimle Milliyetçi Hareket Partisi’nin baraj altında kalacağına ilişkin iddialar maalesef gerçekleşecektir. Bunu önlemek için yani 2019’a kadar seçim olmayacak böylece MHP’de bir değişimin bir sinerjinin ortaya çıkmasını engellemek için 2019’a kadar MHP’ye garanti verilmektedir. Bu düzenleme “Siz, 2019’a kadar feshettiğiniz ve AKP’den, DSP’den devşirmek suretiyle oluşturduğunuz teşkilatlarla Balgat yönetimi olarak görevde kalın, 2019’un kasımına kadar size garanti veriyoruz” şeklinde bir anlam içermektedir. Bu bugüne kadar görülmüş en büyük siyasi rüşvettir, en büyük siyasi tehdittir, en büyük gizli kapaklı siyasi işbirliğidir. Bu maddeyle aynı zamanda Mecliste desteğine ihtiyaç duyulan Devlet Bahçeli’nin sallantılı pozisyonu tahkim edilmektedir. Bilindiği üzere MHP’de delegelerin büyük çoğunluğu tarafından bir olağanüstü kurultay talebi yapılmıştır. Ancak bu süreç AKP’li Adalet Bakanının mahkemeye doğrudan müdahalesi ile kesintiye uğratılmıştır. Fakat ne kadar geciktirilirse geciktirilsin, kim müdahale derse etsin, MHP olağan dahi olsa bir kurultay yaşayacak ve beklenen değişimi en geç 2018 kongresinde gerçekleştirecek gibi görünmektedir. Genel Merkezin Tayyip Erdoğan’ın tek adamlık hırsına sağladığı katkının Türk Milliyetçisi tabanda yarattığı dip sarsıntı nedeniyle 2018 Kurultayından önce yapılacak bir genel seçimde MHP’nin baraj altında kalabileceği kanaatini giderek güçlenmektedir. Baraj altında kalmış bir Genel Merkez Yönetiminin bırakın kurultay kazanmayı, adaylıkları bile söz konusu olamayacaktır. Bu yüzden MHP Genel Merkezinin  anayasa paketine vereceği desteğin koşulu ya da “siyasi rüşvet” olarak 2018 den önce seçim yapılmayacağı bu madde ile anayasal teminat altına alınarak seçim tarihi 2019 olarak belirlenmiştir.
 “Kuvvetler Ayrılığı İlkesinin Tamamıyla Yerle Bir Olması Anlamına Geliyor”
Bu sistemin adının cumhurbaşkanlığı sistemi olduğunu söyleyenler toplumun aklıyla dalga geçen, toplumu kandırıp algı oluşturmaya çalışanlardır. Bu düpedüz başkanlık sistemidir. Bu Türkiye’deki toplumsal kutuplaşmayı maalesef biraz daha arttıracaktır. Bizim ihtiyacımız kutuplaşmak değil, bizim ihtiyacımız, aramızdaki kutuplaşmaları, cepheleşmeleri,  uçurumları ortadan kaldırarak; birleşme, bütünleşme, sosyal ve siyasal anlamda uzlaşmaların sağlanmasıdır. Oysa başkanlık sistemiyle çatışma, ayrışma ve kutuplaşmalar daha da derinleşecektir.
 Bu düzenleme kendi içerisinde de çelişkiler içermektedir. Örneğin; başkanlık seçimiyle  parlamento seçimi aynı gün yapılacak deniyor. Seçime katılanların yüzde 50+1’iyle başkanı seçemezsek parlamento seçilmiş olacak ama başkan seçilemediğinden 15 gün sonra tekrar başkanlık seçim yapmak zorunda kalırsak parlamento seçimi de yenilenecek mi? Yenilemeyeceksek başkanlıkla Meclis farklı zamanlarda seçilecek demektir. 
Teklifin 12. maddesine göre de  başkana 2. dönemin sonunda meclisi feshederek tekrar aday olmanın yolunu açmaktadır. Pratikte bunun hesabını yapacak olursanız şayet Cumhurbaşkanı dokuzuncu yılında yani süresinin bitmesine bir yıl kala seçimleri yenilemeye karar verirse 2033 yılına kadar Tayyip Erdoğan’ın başkan olma imkânı vardır. 
Burada cumhurbaşkanına verilen yetkiler kuvvetler ayrılığı ilkesinin tamamıyla yerle bir olması anlamına gelmektedir. Yasamaya hükmeden, yürütmenin başı olan bir cumhurbaşkanının, yargının en önemli kurumlarından olan HSYK’nın üye sayısını 12’ye indirerek ve bunun da yarısını  atıyor olması; siyasi partiyle ilişkisini kesmemiş aynı zamanda bir partisinin üyesi veya Genel Başkanı olan bir cumhurbaşkanının yargıya da hükmetmesi anlamına gelmektedir. Yasama ve yargı üzerinde tahakküm kurmuş, yürütmenin başı olan bir kimsenin diktatörden farkı olmayacağı açıktır. Dolayısıyla Türkiye böyle tehlikeli bir süreç yaşamaktadır.
Bu teklifle daha bir çok yetkiyle donatılmış olan cumhurbaşkanına milletvekillerinin “yazılı ya da sözlü” soru önergesi verme imkanı da kaldırılmaktadır. Soru önergeleri ancak “sayısı bilinmeyen” cumhurbaşkanı yardımcılarına ve bakanlara verilebilmektedir. Bugün başbakan dahil tüm bakanlara verilen soru önergeleri getirilmek istenen rejimde cumhurbaşkanına verilememektedir.
Kısa Vadede Federatif Yapıyı Tartışıyor Olacağız
Bu teklifi savunanlar bize şunu söylüyorlar,’ üniter yapı içerisinde bu teklifi yapıyoruz’ bu düşünceyi bize savunan insanlar ilkesi olmayan insanlardır. Bu insanlar bize yıllarca doğru söylemediler. Biz biliyoruz ki, Abdullah Öcalan ve Tayyip Erdoğan federal bir yapı içerisinde başkanlık sistemi istiyorlar. Federal yapıyı Türkiye’nin bazı bölgelerinde PKK’nın “egemenlik yetkisi” kullanması şeklinde değerlendirmek lazım. Dolayısıyla bu sistemin ardından gelecek olan şey federal bir yapıdır.
İnşallah bu düzenleme gerçekleşmeyecektir. Ancak bu sistemin gelmesi durumunda kısa vadede federatif yapıyı tartışıyor olacağız.
“Türkiye’nin Bugünkü İktidar Anlayışından Farklı Yeni Kadrolara İhtiyacı Vardır”
Milletvekili sayısının arttırılmasının teknik veya hukuki açıdan sıkıntı yaratacağını düşünmüyorum ancak yedek milletvekilliği kavramı çok tehlikeli bir kavramdır. Bakınız ABD, başkanlık sisteminin en iyi uygulandığı devletlerin başında geliyor. Orada başkan, parlamento ve senato seçimleri ayrı tarihlerde yapılır.
 Bunun iki sebebi vardır. Birisi başkanın temsilciler meclisi ve senatoya hakim olma ihtimalini ortadan kaldırmaktır. Aynı gün yapılmasında seçmen eğilimlerini göz önüne alırsak senato ve temsilciler meclisindeki üyelerin aynı partinin adaylarına oy verme suretiyle blok yapı oluşması söz konusu olabilir. Denge-fren sistemi dedikleri Amerikan sisteminin bir parçası da budur.
İkinci sebep ise 4 yıl süreyle seçilen ABD başkanı bu süre zarfında çeşitli hatalar yapabilir, toplumda çeşitli siyasal eğilimler ortaya çıkabilir, toplumun kanaatleri değişebilir ya da yeni siyaset adamlarının siyasette yükselmesinin önü açılabilir. Bu nedenle temsilciler meclisi ve senato seçimleri birbirinden ayrı günlerde, hem de üçte biri belli dönemlerde yenilenmek suretiyle yapılmaktadır. Oysa bizde hem başkanınızı ve parlamentonuzu aynı günde seçiyorsunuz hem de yedek milletvekilliği getirmek suretiyle ara seçimin imkan ve ihtimalini ortadan kaldırıyorsunuz. Yani toplumun yeni kanaatleri, yeni düşünceleri ya da toplumun başkandan ve onun hakim olduğu yasamadan farklı düşünebilecek insanları ortaya çıkarmasını engelliyorsunuz. Bu zaten kamplaşmanın zıtlaşmanın ana sebeplerinden biridir. Bununla çok tehlikeli bir rejim yapısı oluşturulmak isteniyor. Bu bizim için hayırlı bir durum değildir. 
Böyle Düzenlemeler Olağanüstü Hal Dönemlerinde Yapılmamalıdır. 
Böyle düzenlemeler 14 yılda Türkiye’yi yangın yerine çevirmiş, terör örgütlerinin cirit attığı bir alan haline getirmiş, ekonomiyi yerle bir etmiş, dış politikası çökmüş, komşularıyla düşman haline gelmiş, Türkiye’yi kaosa sürüklemiş  kişiler tarafından  yapılması abesle iştigaldir. 
Kirli ellerden temiz iş çıkmaz. Bakıp seyrediyoruz Türkiye bu haldeyken her gün nutuklar atılıyor, her gün başka başka mesajlar verilip toplumun dikkati başka yerlere çekilmeye çalışılıyor. Fransızlara sormuşlar sembolünüz neden horoz diye. İki ayağı çamura battığı halde şarkı söyleyebilen tek hayvan horozdur, diye cevap vermişler. Şimdi Türkiye’de her gün nutuk atanlar, her gün televizyonlara çıkanlar, hamaset üretenler elleri ayakları çamurun içine batmış insanlar. Sizin bu insanlardan Türkiye’yi düzeltmelerini, Türkiye’de bir rahmani bir reform gerçekleştirmelerini beklemeniz son derece arızalı bir durumdur Dolayısıyla Türkiye’nin toplumsal ve siyasal uzlaşmasını sağlayabilmesi için kesinlikle bugünkü iktidar anlayışından faklı, elleri ve dilleri temiz yeni kadrolara ihtiyacı vardır. Türkiye’yi bu hale getirenlerden Türkiye derhal kurtarılmalı ve Türkiye yeni bir anlayış ve yeni bir yönetimle yoluna devam etmelidir.
“MHP, Abdullah Öcalan’ın İstediği Başkanlık Sistemine Evet Diyor”
MHP’nin bu çizgide olması bugüne kadar AKP politikaları ile ilgili söylediklerinin tam zıddı  bir durumdur. Sn Bahçeli yıllarca BOP’a ve PKK-AKP ortak projelerine haklı ve doğru olarak en yüksek perdeden itiraz etti, “hesap soracağım, sormayan namerttir, şerefsizdir” dedi.
Şimdi ise bu düzenlemeye destek vermesi maalesef Milliyetçi Hareket Partisi’nin adeta Büyük Ortadoğu Projesi’nin  destekçilerinden birisi haline dönüştürüldüğü izlenimini ortaya çıkmaktadır. Bir başka nokta ise; biz Recep Tayyip Erdoğan’ın, Abdullah Öcalan’ın istediği başkanlık sistemine TBMM’de  “evet” demek durumunda olmamızdır. Bu bizim için kahredici bir durumdur. Türk milliyetçilerine, ülkücülere yakışmayacak şekilde ideolojik bir “sapma”dır. Bunu bizim ve tabanımızın kabul etme ihtimali yoktur, zaten de kabul etmiyorlar. Dolayısıyla cumartesi günü TBMM başkanlığına verilmiş olan anayasa teklifine, Büyük Kurultay delegelerinin ekseriyeti tarafından istenmeyen ve meşruiyeti sorunlu olan MHP Genel Merkez Yönetimi tarafından verilen destek, Türk milliyetçileri ve ülkücüler açısından bir utanç ve kahroluş vesilesidir.
“Bir Pazarlık Varsa Bu Pazarlığın Kaybedeni MHP’dir”
AKP Erzurum Milletvekili Orhan Deligöz’ün "İnşallah bu değişiklik referandumdan olumlu oyu alacak ve Cumhurbaşkanımız yeni sistemde Cumhurbaşkanı, Devlet Bahçeli de yardımcısı olacak" sözleri için Türkoğlu :”AKP ve Devlet Bahçeli arasında nasıl bir diyalog geçti, bir pazarlık var mı bilemiyoruz. Bunlar hep perde arkasında yapılıyor. Zaten sayın Devlet Bahçeli Erdoğan’a yardımcı olacağı kadar oluyor, ayrıca unvan bakımından yardımcısı olmasına gerek yok. Tayyip Erdoğan’ın başkan olabilmesi için hiçbir fedakarlıktan kaçınmıyor. 
Sayın Bahçeli’yi 2000 yılında da 2007 yılında da 2014 yılında da cumhurbaşkanı olarak görmek istedik. Biz sayın Bahçeli’yi istedik. Gerek 1999 seçimlerinden sonra koalisyon hükümeti kurulurken, gerekse 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra başbakan olarak görmek istedik ama  sayın Bahçeli ne kendisi başbakan ve cumhurbaşkanı olmayı kabul etti ne de bir ülkücünün  Türk milliyetçisinin bu makamlara gelmesine razı oldu. Dolayısıyla bugün maalesef böyle bir rejim değişikliğine BOP’un en önemli ayaklarından birisine yardımcı olmakta Sayın Bahçeli. Bu manada bir pazarlık mı var bilmiyoruz. Şunu biliyoruz ki geçenlerde çıkan kaymakam kararnamesinde gördük ki ülkücü milliyetçi olduğu bilinen kaymakamlarımız, valilerimiz, rektörlerimiz asla hükümet tarafından kabul görmüyor. Kritik görevlere getirilmiyor, onlar doğru düzgün yerlerde çalıştırılmıyor hükümetin tercihi her zaman kendinden olanları korumak, olmayanları ezmek hatta mümkünse yok etmek şeklinde olmaktadır. Dolayısıyla bir pazarlık varsa bu pazarlığın tek kaybedeni Milliyetçi Hareket Partisi ve aziz Türk Milletidir. 
Ben akl-ı selimin galip geleceğine ve Milliyetçi Hareket Partisi Genel Merkezi ile meclis grubunun bu düzenlemeden desteğini çekeceğine inanıyorum. Yoksa Tarih ve Türk Milleti önünde, Yüce Yaradan’ın huzurunda sorumlu ve suçlu duruma düşülecektir…
 
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.