Ülkücü Hareketten Başkanlık Görüşleri – Afşin Ünverdi: “Maksadımız Bağcıyı Dövmek Değil Üzüm Yemektir”
Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) 25. ve 26. Dönem Tokat Milletvekili Adayı Afşin Ünverdi, başkanlık sistemi ve Anayasa paketindeki maddelere ilişkin düşüncelerini  “Ülkücü Hareketten Başkanlık Görüşleri” serisi için Haber 3 Hilal’e değerlendirdi.  

Olağanüstü koşullar altında sistem değişikliklerinin sağlıklı neticeler vermeyeceğini ve bu sistem değişikliğinin dayatma halini aldığını belirten Ünverdi, “AKP izlediği birçok politikada değişikliğe gitme gereği duydu” dedi.
Türk Milliyetçilerinin siyasetteki amacının Asil Türk Milletinin artan mutluluğu olduğunu vurgulayan bu sebeple izlenecek ilkenin Ülke ve Millet adına olması gerektiğinin altını çizen Ünverdi “Maksadımız bağcıyı dövmek değil üzüm yemektir.”  ifadelerini kullandı.  

İşte Afşin Ünverdi’nin O Açıklaması..

“Anayasa değişikliği ile ilgili olarak tüm gözlerin artık referanduma çevrildiği bu günlerde Milliyetçi Hareket Partisinin mütevazi bir neferi olarak Türk Milliyetçilerinin büyük çoğunluğunca da aynı eksende olduğunu düşündüğüm şahsi görüşüm, Meclisten referandum sınırında geçirilerek bir yerde ölümü gösterip sıtmaya razı etmek hareket tarzında gerçekleştirilen millet menfaatlerini budayan bu değişikliğin mutlak surette reddedilmesi gerektiğidir. Zira hiçbir Ülkücü, Türk Milletinin ali menfaatlerini zedeleyecek, Türk siyasal hayatının yaklaşık ikiyüz yıllık kazanımının bir sonucu olarak sahip olduğumuz standartların geriletilmesine rıza göstermez, gösteremez, göstermeyecektir.”

AKP İzlediği Birçok Politikada Değişikliğe Gitme Gereği Duydu

 “2007 yılında Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in görev süresi dolmadan evvel 367 krizi çıkarılmış, Türkiye Büyük Millet Meclisinin Cumhurbaşkanı seçmesi engellenmiş ve akabinde Partimiz 22 Temmuz Seçimleri ile Meclise girerek yaşanan bu krize son vererek Meclisin Cumhurbaşkanı seçimlerini gerçekleştirmesinin önünü açmıştır.

Hemen arkasından AKP Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin tekrar bir krize neden olmasının önüne geçmek adına Cumhurbaşkanını halkın doğrudan seçeceği bir değişikliği öngören anayasa değişikliği paketini referanduma götürmüş ve yasalaştırmıştı. Hatırlanacağı üzere o tarihte Partimiz, Cumhurbaşkanını halkın doğrudan seçmesinin bir çifte meşruiyet sorununa neden olacağını, bu durumun ise yetki karmaşası ve yürütmeyi tıkayacak bir çekişmeye meydan verebileceğini, oysa Anayasamızda mevcut haliyle Cumhurbaşkanın yürütmenin her ne kadar başı olsa da eylem ve işlemlerinde sorumsuzluğu ilkesinin esas olduğunu ifade etmişti.
Ayrıca bundan daha ziyade Cumhurbaşkanını halkın doğrudan seçmesinin ardından Başkanlık Sistemi dayatmasının geleceğini ve Ülkenin federatif bir yapıya doğru hızla sürükleneceğini öngörmüş ve ifade etmişti.

AKP, Anayasa Mahkemesi ve Hakimler Savcılar Yüksek Kurulunun yapısında değişiklik yapan 2010 referandumunun kabul edilmesinin ardından, 2011 yılı seçim kampanyasını neredeyse tamamen yeni anayasa yapımı söylemi üzerine oturtmuştu. Partimiz, Yüksek Mahkemenin ve HSYK’nın yapısını değiştiren bu teklife de yüksek yargının  çeşitli oluşumlar tarafından ele geçirilebileceği öngörüsüyle karşı durmuştu. Üzülerek ifade etmeliyim ki zaman bizi haklı çıkarmış fakat endişelerimizin hayat bulması Ülke ve Millet menfaatlerini zedelemiştir.

2013 yılının Aralık ayında Ülkemizde sistem yine sabote edilmiş fakat bu defa failler yıllarca iktidar çevresinden beslenen ve hatta siyasette gündemi belirleyen bir şer odağından çıkmıştır.

2014 yılında yapılan Cumhurbaşkanlığı Seçiminde Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Sn. Recep Tayyip Erdoğan halkın oyuyla Cumhurbaşkanı seçilirken Genel Başkanlık ve Başbakanlık koltuğunu halefi Davutoğlu’na bırakmıştır. Cumhurbaşkanı Sn. Erdoğan daha seçim sürecinde selefleri gibi bir icra tarzının olmayacağını ifade etmişti.

7 Haziran 2015, 1 Kasım 2015  Seçim dönemleri ve sonuçları hafızalarda tazeliğini korumaktadır. Özellikle 7 Haziran seçimleri öncesinde Sayın Cumhurbaşkanı tarafsızlığına gölge düşürecek şekilde AKP lehine bir propaganda kampanyası yürütmüştü.

Netice itibariyle 7 Haziran ve 1 Kasım Seçimleri sonrası AKP Ülke yönetiminde izlediği birçok politikada değişikliğe gitme gereği duymuş özellikle Partimizin Ülkenin bölünmez bütünlüğüne halel getirdiğini ifade ettiği Çözüm Süreci dayatmasına son vererek terörle mücadele dönemini tekrar başlatmıştır.”

 Maksadımız Bağcıyı Dövmek Değil Üzüm Yemektir

“Ülkemiz 15 Temmuz 2016 tarihinde emsali olmayan bir ihanetle karşılaşmış ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin içine yuvalanmış FETÖ militanları, Alamut hainlerinin bugüne tezahürü misali Millete ve Egemenliğine kastetmiştir. Şükürler olsun ki o kapkaranlık gecenin sabahı aydınlığa çıkmış ve Büyük Türk Milleti ihanete göğsünü siper ederek Egemenliğini ve Devletini gasp ettirmemiştir. Akıl ve izandan yoksun FETÖ militanlarına, ihanet çemberindeki PKK ve DAEŞ’e karşı bugün halen artan bir kararlılıkla mücadele edilmektedir.

Şunu hiç kimse aklından çıkarmasın ki Türk Milliyetçilerinin siyaset yaparken tek amacı Asil Türk Milletinin artan mutluluğudur. Türk Milliyetçileri siyasal hayatımıza bir aktör olarak çıktığı tarihten bugüne Milletimizin hizmetinde olmaya her an hazırdır. Şiarımız Ülkem ve Milletimdir. Bu bakımdan şunu üzerine basarak ifade ediyoruz ki maksadımız bağcıyı dövmek değil üzüm yemektir.

Maalesef 15 Temmuz tarihinde Milletimize yaşatılan hain travma milli birlik ve mutabakatın geliştirilmesi için büyük bir fırsat iken AKP İktidarı tarafından ajandalarının hayata geçirilmesi yönünde krizin fırsata çevrilmesi sürecine dönüşmüştür. Bugün geldiğimiz noktada derin ve köklü bir sistem değişikliği Millete ya herro ya merro dayatması halini almıştır. Oysa gerek dünya siyasi tarihi gerekse de Türk Siyasi Tarihi bu tür olağanüstü koşullar altında gerçekleştirilmiş sistem değişikliklerinin sağlıklı neticeler vermediğini öğretmiş olmalıydı. Siyaset sahnesinde yer alan bütün aktörlerin şikayet ettiği 1982 Anayasası dahi böyle bir kriz döneminin mahsulü olup büyük bir oranda evet almış olsa dahi meşruiyeti bugün bile tartışmalıdır. Nedeni ise bir dayatmanın ürünü olmasında yatar. Oysa anayasalar temelde birer toplumsal mutabakat metinleri olup yapımında esas alınması gereken en önemli unsur çoğunlukcuk değil tam aksine çoğulculuktur. Yani işin esasında toplumun tüm katmanları tarafından tartışılmış ve üzerinde uzlaşma sağlanmış anayasa geniş kabul görmeli ve meşruiyet kazanmalıdır.”

Tek Bir Güç Merkezi Temerküz Ettirilemez

“Bugün önümüze konulan bu değişiklik paketine itirazımız asla tek bir kişiyi merkezine alarak üretilen bir reddiye değil bilakis merkezine milletini ve devletini alan bir anlayışın ürünüdür. Kategorik olarak kabul edilecek hiçbir yaklaşıma meydan vermeden sadece Cumhurbaşkanın aynı anda bir siyasi partinin üyesi olabilmesinin zımnen önünün açılması, Cumhurbaşkanı ve Milletvekili seçimlerin aynı anda yapılması, Yüksek Yargının tek merkez tarafından sil baştan şekillendirilecek olması, Cumhurbaşkanına tanınan geniş veto ve fesih yetkileri, Meclis denetiminin önünü tamamen tıkayacak nitelikteki sayısal düzenlemeler, idare yapısının Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri ile düzenlenmesinin önünün açılması bile güçlü bir HAYIR için yeterli nedenlerdir.

Türkiye Milli Egemenlik esasına dayalı Anayasal bir Cumhuriyettir.  Milli egemenlik esasına dayalı bir anayasada hiçbir surette tek bir güç merkezi temerküz ettirilemez. Cumhuriyet fikri Egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olması ve egemenlik haklarına bağlı olarak devrettiği yetkinin onun adına Yasama, Yürütme ve Yargı erklerince idaresi anlamına gelir. Anayasal Cumhuriyet fikri ile eş zamanlı olarak gelişen erkler ayrımı ilkesi, önümüze getirilen bu derme çatma anayasa değişiklik teklifiyle, bu teklifi yapanları bile ürkütecek mahiyettedir. Bu bakımdan Halk tarafından seçilen Cumhurbaşkanını hem yürütmenin başı olması aynı zamanda bir siyasi partinin genel başkanı olması ve aynı zamanda seçimi müteakip yargıyı tepeden tırnağa yeniden dizayn etmesi hiçbir teoriyle izah edilemez. Akıl almayacak bu teklifi getirenler kendilerinden sonra gelen kuşakların kucağına en hafif tabiri ile ateşten bir gömlek bırakmaktadır. Burada Ülkemizin saygın Hukukçularından birinin şu ifadesini bende kullanmak istiyorum. Hukuk, insanın insana değil, insanın kurallara itaat etmesini esas alır. Türkiye ne 19 yüzyılın Bonapartizmine ne de 20 yüzyılın Peronizmine teslim edilemez. Teklif edilen bu husus  kaçınılmaz olarak yasama ve yürütmenin yapışmasına ve yargının da bu erklerin denetimine girmesine neden olacaktır.” Montesquieu’nün dediği gibi “yasama ve yürütme güçleri aynı organda toplanırsa özgürlük kalmaz.” Ezeli tecrübeyle sabittir ki , kuvvet sahibi herkes, bunu kötüye kullanabilir ve kuvvetine sınır buluncaya kadar gider.

Anayasa değişikliğindeki bir diğer sakıncalı husus ise hükümet sistemleri oluşturulurken göz önüne alınması gereken denge ve denetleme unsurlarının olmaması hatta bilinçli olarak işlevsiz hale getirilmesidir. Cumhurbaşkanlığı ve Meclis seçimlerinin aynı anda yapılması milletin yürütme ve yasamayı ancak beş yılda bir denetlemesi, beş yıllık kötü icraat konu olursa hiçbir denetim mekanizmasının olmaması anlamına gelir. Bu garantisi olmayan bir ipotektir. Oysa Başkanlık sisteminin en iyi şekilde uygulandığı ABD’de senato seçimleri iki yılda bir üyelerin üçte birini değiştirecek şekilde yapılmak suretiyle denetim ve denge işlevi görmektedir.

Yüksek Yargının, Cumhurbaşkanı ve üyesi olduğu siyasi partinin de bulunduğu meclis tarafından sil baştan yazılması yargının bağımsızlığına gölge düşürmek bir tarafa tamamen ortadan kaldıracaktır. Standartların yükseltilmesi gerekirken düşürüldüğüne yargının kontrol altına alındığına şahit oluyoruz. HSYK’nın başkan ve üyesi olan Adalet Bakanı ve Müsteşarı yargının siyasallaşmasının engellenmesi ve hakimlik teminatının gelişmesi için bu kuruldan çıkarılması gerekirken en azından bunun tartışılması gerekirken yargı siyasetin eklentisi haline getirilmektedir. Oysa Türkiye siyasetini bugün bulunduğu yere getiren en önemli hatalardan biri Yargı düzeninin yazboz tahtasına çevrilmesi, siyasal eğilimler doğrultusunda yargının şekillendirilmesidir. Görünen o ki kimse başımıza gelenlerden ders çıkarmıyor, aksine yanlışta ısrara devam ediliyor.

Cumhurbaşkanına tanınan veto ve fesih yetkisi de ayrı ve uzun bir tartışma konusudur. Her ne kadar kanun teklif etme yetkisi verilmemiş olsa bile Cumhurbaşkanılığı Kararnamelerinin Meclis onayına sunulması yahut Meclisin kararname ile düzenlenen hususlarda kanun yapması üzerine kararnamenin yürürlüğünün kalkması bir denge ve denetim mekanizması gibi görünse de, seçim sathında bu durum Cumhurbaşkanının partisine de oy vermemenin sistemi tıkayabileceği endişesi ile seçmeni zorunlu olarak aynı yönde oy kullanmaya zorlayacaktır. Seçmenin denge gözetmesini, gücü dağıtmaya çalışmasını engelleyecektir. Özellikle yerel seçimlerinde iktidar partisinin adayına oy verildiği takdirde yerel hizmetlerin aksamayacağı yönündeki propaganda seçmenimizin malumudur. Bu demektir ki seçmen hem Cumhurbaşkanlığı hem Meclis hem de yerel seçimlerde aynı yönde oy kullanmaya zorlanacaktır.

Seçmenin gücü dengelemek adına Cumhurbaşkanı ve Meclis seçimlerinde farklı yönde oy kullanması durumunda tanınan karşılıklı fesih yetkisini siyasal anlamda istikrarsız bir dönemin ortaya çıkmasına da neden olabilecek, bu defa seçmen iki seçimde de aynı renkte oy vermeye mecbur kalacaktır. Sistem kazananın her şeyi aldığı kaybedenin ise her şeyi kaybederek yönetimde yer alamayacağı bir dizayn ile karşı karşıyadır. Bu durum gelişmiş demokrasilerin bir gereği olan zaten varlığı tartışılan çoğulculuğu ortadan kaldırarak toplumsal kesimler arasında bir duygusal kopuşa neden olacak ya hep ya hiç psikolojisi toplumu saracaktır.

Sıraladığım itirazların hiçbiri tek bir kişiyi merkezine almamaktadır. Daha evvelde ifade ettiğim gibi maksadımız bağcıyı dövmek değil bilakis üzüm yemektir. Siyaseti Milletimizin nazarında kayıkçı kavgasına dönüştürmekte bir mana görmediğimi özellikle belirtmek isterim.  Endişemiz Milletimiz ve Devletimizin biricik çıkarları Cumhuriyet ve Demokrasi kazanımlarımıza ilişkindir.  Alın teri, gözyaşı ve Ecdad Kanı ile kurulmuş bu Cumhuriyeti yaşatmak asli vazifemizdir. Dibi belirsiz kuyularda milletin ve devletin ikbali aranamaz, aranmamalıdır.”

Sistem Hayata Geçtiğinde Bir Sonraki Adım Dar Bölgeli Seçim Sistemidir

“1 Kasım 2015 seçimlerinde Milliyetçi Hareket Partisine oy veren seçmenimiz ki buna Sayın Genel Başkanımız da dâhil olmak üzere Sayın Milletvekillerimize adı ister Partili Cumhurbaşkanlığı ister Başkanlık olsun bu minvalde bir anayasa değiştirme vazifesi ve salahiyeti vermemiştir. Partimizin Sayın Milletvekilleri anayasa değişikliği teklifi için verdikleri her evet oyu ile sadık ve cefakâr seçmenimizle bağlarını koparmakta, hiçbir meşruiyeti olmayan ve seçim beyannamesi ile kurulmuş akdin hilafına icrada bulunmaktadırlar. Bu sistemin hayatı vücut bulması halinde arkasından gelecek olan bir sonraki adım dar bölgeli seçim sistemidir. Ben şimdi buradan soruyorum Türk Milliyetçiliği Misyonu gerçekleşmiş midir de Sayın Milletvekilleri Başbuğumuz Alparslan TÜRKEŞ’in emaneti Partimizin kapısına kilit vurmaya ahd etmişlerdir? Vazifesiz ve yetkisiz bu suistimal durumuna derhal son verilmelidir. Aksi halde bilinmelidir ki Milletimiz ve Devletimizin hiçbir yarar ve menfaatini gözetmeyen, toplumu kamplara bölen, üstesinden gelinmek için sıra bekleyen her türlü meselenin ötelenmesine neden olarak enerjimizi boşa harcayan bu teklif Milletin önüne geldiğinde Millet bu teklifi geldiği yere göndererek en güzel cevabı verecektir.  

Aziz Milletimiz hiç endişe buyurmasın zira Türk Milliyetçileri, Vatanın ve Milletin bölünmez bütünlüğünün, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bekasının her Türk Vatandaşı gibi teminatıdır.”
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.